Yılların verdiği tecrübeyle haber spikerliğinin inceliklerini, tüm detaylarını, mesleğe olan tutkusunu ve ekranlardan evlerimize konuk olduğu haber heyecanı dolu günlerinin kendisine kattığı tecrübeleri anlatan ünlü haber spikeri Oğuz Haksever, “Mesleğimi yıllarca muhabir olarak yürüttüm. Bana ‘ne iş yapıyorsun’ diye sorsalar hala ‘muhabirim’ derim. Çünkü bu meslekte gelinebilecek en güzel mertebe muhabir olmaktır. Ekranın karşısında beni izleyen her kesimden insan sokakta beni görüp de sırtımı sıvazlarsa bu inanılmaz bir hazdır” dedi.
Oğuz Haksever kendisini bize nasıl anlatır?
Hayatından memnun, evli, tek çocuklu, mutlu ve eşini seven bir gazeteci, televizyon habercisi, sunucu öğretmeni olduğumu söyleyebilirim. Kendi görüşüm değil ama başkalarının bana söylediği ise “sadece işinde değil birçok konuda mükemmeliyetçi ve bu yüzden de epey sıkıntı çeken” bir insan olduğumdur. Çok şükür evladımızı yetiştirdik ve emekli öğretmen eşim Emel Haksever ile beraber mutlu bir yaşamımız var. Oğlumuz bizden uzakta yaşıyor tabi hasretlik var. Onunla gurur duyuyoruz.
Meslekte kaç yılı geride bıraktınız? Geriye dönüp baktığınızda bu sizin için nasıl bir duygu?
40 yıla yakın bir zamanı geride bıraktım… 1979 yılında TRT’ye girmiştim ve orada 3 yıl çalıştıktan sonra ayrıldım. Bir süre bir firmada tavukçuluk yaptım ama işi sevmediğimden ötürü eşim de tanığımdır; sıkıntı çektik. 1986 yılında o zamanki TRT Haber Dairesi Başkanı Cafer Demiral’ı aradım. Böylece yeniden TRT’ye döndüm, ardından dönüş o dönüş… Mesleğimi yıllarca muhabir olarak yürüttüm. Aslında bugün bile bana “ne iş yapıyorsun” diye sorsalar “muhabirim” derim. Çünkü bu meslekte gelinebilecek en güzel mertebe muhabir olmaktır. Sunuculuğu yaparsın ama muhabirliğin de devam eder. TRT’de toplamda 7 yıl çalıştıktan sonra özel kanallar macerası başladı. Kaderin garip bir cilvesidir ki Show TV, Kanal 6 ve ATV gibi televizyon kanallarının kuruluşunda yer aldım. Kanal 6 yıllarımı hatırlarım; biraz hızlı başladığımızdan masa yerine manav sandıkları üzerinde haber toplantısı yapar ve o koşullarda bülten hazırlayıp yayınlardık. Bir süre Kanal 6 adına İngiltere’de yapılan yayınlarda çalıştım. O dönemde televizyon haberciliği denilince akla ne geliyorsa pek çoğunu yaptım. ATV’de rüya gibi bir dönem yaşadık… Çünkü o dönem muazzam bir kadro vardı. Ayşenur Aslan, Ali Kırca, Ferhat Boratav, Baki Şehirlioğlu ve diğer tüm arkadaşların yer aldığı ekibe “rüya takımı” diyordum. Ardından gelen süreçte 20 yıl NTV ve sonrasında da bir süre emeklilik dönemi yaşadım. Ekranlara 3 sene ara vermiştim. Objektif olma düsturu beni cezbeden Tv100 kanalında ana haber spikeri olarak yeniden yer almaya başladım. Burada sunuculuğun yanı sıra izleyiciler beni sahada da görebilecekler. Böylece yeni bir yola çıktım ve meslekteki macerama devam ediyorum.
Ekranla ilk tanıştığınız günü hatırlıyor musunuz?
Hatırlamaz olur muyum… Ekranla ilk olarak 1980 yılının başlarında Zonguldak’ta meydana gelen bir maden kazasında tanıştım. Göçük altında işçiler kalmıştı ve beni muhabir olarak oraya yolladılar. İlk defa o olayla ekranda kamuoyunun karşısına çıktım. Sahada bu kadar yoğun bir acıya da ilk tanık oluşumdu. Gazeteci elbette kendisi de o acıyı yaşar ama gerçeği alıp yansıtacağı için duyguları belli bir seviyede tutması gerekir. Hatta hiç unutmam televizyon Haber Müdürüm Ülkü Angılı bana şöyle bir baktı “Haber anonsun ve ekranda söylediğin şeyler çok güzeldi ama bu kadar duygusal olma!” dedi. İlk dersimi aldım…
Mesleğinizde sizi profesyonelliğe taşıyan adımlar neler oldu?
Türkiye Radyo Televizyon Kurumu yayın personeli için çok sağlam bir işe alım süreci gerçekleştiriyordu. O zamanlar yaklaşık 1000 kişinin katıldığı önce bir yazılı sınav ve ardından da bir mülakat yapıyorlardı. Mülakatın ardından yapılan seçimde adaylara 2 ay boyunca kurs veriyorlardı. Bu kurslarda eğitimi Esen Ünür ve Çetin Çeki’nin de aralarında yer aldığı mesleğin çok büyük ve duayen isimleri veriyordu. Haber yazma dersimizin hocası büyük şair Ahmet Oktay ödevlerimizi değerlendirdikten sonra sınıfta “Oğuz Haksever kim?” diye sorduğunda ben eleştirisi olacak zannederken takdir görünce memnun olmuştum. Yazdığım haberime düştüğü notunda ise “çok güzel düzenlenmiş teşekkür ederim” yazıyordu. Mesleğe aşık olmuştum ve “ben bu işi yapacağım” demiştim… Dolayısıyla deli gibi çalıştım! Beni profesyonelliğe getiren de o süreç oldu. Sonra işe başladım fakat bana yetmedi! Amerika’da yaşayan ağabeyimden televizyon haberciliğini anlatan kitaplar istedim. Bana kitaplar yolladı ve o günden sonra hayatım değişti. Dil avantajımdan ötürü sürekli takip ettiğim kitaplar sayesinde profesyonellikte beni daha da hızlandırdı.
Bir haber spikerinin yaşayabileceği en zor an sizce nedir?
Duyguların “dur bir dakika bırakma kendini” düsturuna galip geldiği zamanlardır… Bu kimi zaman gülmek olabilir ama çoğunlukla duygusal anlar olur. Hani şöyle bir iç geçirirsiniz ya onların izleyiciye yansımaması gerekir! Bu meslekte bilinçaltınız sizi kontrol ediyor. Kişisel dünya görüşünüzün yansıtılmaması da zordur. Biz televizyon haber sunucularının karşımızdaki her kesimden izleyiciye en büyük çabayla objektif olmamız gerekir. İş ağır iştir, bunun mesaisi yoktur! Benim aralıksız yayın yapma rekorum darbe yaşandığı günde 18 saat olmuştu. Yaşadığım çok fazla zor an hatırlamıyorum. Gaflarımız elbette olmuştur, hatta gaf olmadığı halde gaf diye yansıtıldığımız da olmuştur! Ağzınızdan çıkan bir laf anında milyonlarca izleyiciye gidiyor… Hani bilgisayarda bir programı ya da sayfayı kapatırken ekranda küçük bir çerçeve çıkar “emin misiniz” diye sorar. Buna düşünerek cevap vermezseniz geri dönüşü olmaz. Ben kendi adıma bu refleksi geliştirdiğime inanıyorum.
Peki, habercilikte genellikle yaşamın gerçek ve acı yanlarını izliyoruz ama keyifli anları da var mıdır?
TRT döneminde mesleğe adım attığımda çok muazzam haz veren bir iş olduğunu anladım. Hele hele yaptığınız işten yüzde altmış eminseniz inanılmaz tatmin edici bir şeydir. Televizyon habercisi maddi tatmini düşünmez. Önemli olan mesleğinde bir şeyler yapmaktır. Ekranın karşısında beni izleyen her kesimden insan sokakta beni görüp de sırtımı sıvazlarsa bu inanılmaz bir hazdır. Yani ekrandaki başarıyı aslında en iyi sokaktaki insanlar anlatır.
Haber merkezlerinin sorunları içerisinde neler var?
Bam telime bastınız! Dünyada televizyon haberciliğine eleştiri dile getirenlerin ve benim de katıldığım bir görüşü var. Televizyon haberciliği endüstrileşiyor. Habercilik çok yüzeysel olarak “haberin ne olduğunu anlatma ver gitsin” mantığıyla yapılıyor ve ben buna “haber burger” diyorum. Yani hepimiz iki ekmek arası köfte yapıyoruz! Kimimiz karabiberini biraz fazla koyuyor, kimimiz biraz farklı bir sos koyuyor ama herkes hemen hemen aynı tarzda ve birbirinden bakarak haber yapıyor. Bu Türkiye’de çok yoğunlaştı. Yani özellikle muhabirler ve editörler bir üslup geliştirmeye yönlendirilemiyorlar veya mevcut koşullar onları buraya sürüklüyor. Haber merkezlerinde çok ağır iş yükü var. Gerek üniversitede gerekse kurslarda öğrencilere, kursiyerlere televizyon haberini veya video haberi şöyle tanımlarım: Televizyon haberi gerçeklere dayanan filmlerdir”. Televizyon haberinin gerçekliğe dayanan kurgu ile yapılması gerekiyor. Örneğin bir özel haber hazırlayacaksanız o zaman oturup bir yönetmen gibi düşünmeniz gerekir. Yeni kuşağa bu mesleğin inceliklerini, güzelliklerini ve ilkelerini öğreten yok. Çok acı bir şey! Her yeni arkadaş kendisinden önce ne görürse taklit ederek devam ediyor. Herhangi bir olayın tüm detayları verilmelidir ki kendisini, sevdiklerini ve ülkesini bunun yanı sıra dünya içerisindeki süreci nasıl etkileyeceğini daha kolay anlayabilsin. Tv100’e başladığım zaman benden bir tanıtım filmi istediler. Metnini kendim hazırlayıp sunduğum o kısa tanıtım filminde “televizyon habercilerinin görevi kamuoyunda kanaatlerin serbestçe oluşmasına katkıda bulunmaktır” tanımlamasını yapmıştım. Bu müthiş bir tanımdır. Mümkün olduğunca benim de mesleğimde mottomdur. Türkiye’de televizyon haberleri ajanslara dayanıyor. Bu tatsız bir şey! Popüler kanalların kendi üretme kapasiteleri giderek dış yapımlara bağlı oluyor. Türkiye’de haber kanalları ajanslara bağlılar. Hemen hemen hepsi aynı haberleri veriyorlar. Dolayısıyla Türkiye’nin insanı Anadolu Ajansı, Anka, DHA ve İHA olmak üzere ajansların verdiği haberlerle kısıtlı kalıyor. Bu sorununun sebebi de muhabir istihdam edilmemesidir. Haber kanallarının muhabir alması gerekiyor. Haber işi binlerce yüzü olan bir kristal elmas gibidir. Onun dönüp pırıl pırıl ışıltılar yaydığını ve bu ışıltıları gerçekler olduğunu düşünün. Böylece bir gerçeğin mümkün olduğunca çok yüzünü göstereceksiniz. Şimdi bu sayede kamuoyunun ne kadar bilgi sahibi olduğunu hayal edin şimdi…
Günümüzde mesleğin eğitim yönünde gözlemlediğiniz sorunlar neler?
Sorun üniversiteler, sorun iletişim fakülteleri! Ben akademisyen dostlarıma da söylüyorum. Her meslekte tabi ki insan mesleğe başlayınca daha fazla şey öğrenmeye başlar ama iletişim fakültelerinden mezun olup gelenler beklentilerimizi karşılamıyor. Sektör iletişim fakültelerinin gereksiz olduğuna çoktan inandı bile! Zaten medyaya baktığınızda istihdam edilenler hala ağırlıklı olarak İletişim Fakültesi mezunları değildir. Gazetecilik bölümü öğrencilerinin bir televizyon haberi nasıl hazırlanır görmüyorlar, televizyon bölümü öğrencileri de haber yazmaktan bir haberler… Her iki bölüm de aslında basın sektörüne yönelik ve bir bütünlük içerisinde olması gerekirken burada ciddi bir kopukluk var. Bizler usta çırak ilişkisiyle meslek öğrenen gazeteci veya muhabirlerdik. Ben bilgimi çekinmeden paylaşırım. Kimsenin günahını da almayayım ama bazıları bildiklerini kendilerinden sonraki kuşağa anlatmazlar. Niye? Kendisini geliştirmediği ve beni geçer endişesi yaşadığı için…
Ekranda ses tonunuz ve duruşunuzla güven veriyorsunuz. Peki, siz kendinizi ekranda izler ve özeleştiri yapar mısınız?
Keşke, inşallah öyledir! Sevmem kendimi izlemeyi… “Ah burada şunu yapsaydım daha iyiydi” filan derim kendi kendime ve bana dert olur biliyor musunuz? Kendime çok özeleştiri yaparım! O yüzden canım sıkılmasın diye biraz çekine çekine izlerim. Hatalarımı anlık yakalar ve kendime “bu sunum olmadı” derim. İçimde ukde kalır. Sonra birisi gelir “abi çok güzeldi” der, “eh iyi canım sağ olsun” der geçerim… Herhalde unumuzu eleyip eleğimizi asmaya da az kaldı. Sokakta beni gören insanların gözünde “aaa bak bu adam iyi bir televizyon habercisiydi” dedirtebilirsem ne mutlu bana.
Haberciliğin duayen isimleri arasında yer almanız sebebiyle eğitimci olarak mesleğin gençleri ile bir aradasınız. Size neler katıyorlar?
Bayılıyorum… Müthiş tat alıyorum. 2 buçuk yıldır Başkent İletişim Bilimleri Akademisi’nde sunuculuk eğitmeni olarak ders vermekteyim. Ekrana yeniden dönünce hafta içi derslerine vakit kalmıyor ama iki elim kanda olsa hafta sonları da gelirim dedim. Kursiyer arkadaşlarımız ve meslektaş adaylarımızın yeni bir şey öğrendiklerinde yüzlerindeki o parıltı dünyalara değer. Üstelik de Başkent İletişim Bilimleri Akademisi muazzam bir kadroyla eğitim veriyor, buna siz de tanıksınız.
Bir haber bülteni öncesinde neler yapar nasıl hazırlanırsınız?
Neler yapmam ki! Bütün haberlere “içeriğinde ne var” şeklinde vakıf olmaya çalışırım. Haber ve sunumlarımı mümkün olduğunca kendim hazırlar, bültenin editörlüğünü de katılırım. Yayın öncesinde rahatlama ve artikülasyon egzersizleri yaparım. Yayın sırasında da mümkün olduğunca doğaçlama yapmaya çalışır ve varsa içerikte bir eksiklik bunu gidermeye çalışırım. Herhangi bir “olayın sürecinde neler var” insanlara bunu aktarmaya çalışırım ki haberler izleyici tarafından daha iyi anlaşılıp kanaatlerinin oluşmasında katkıda bulunsun.
Bir haber bülteninde doğaçlamaya bırakılan pay ne olmalıdır? Doğaçlama yapmak için ne gereklidir?
Bilgi birikimi, gelişmelere vakıf olabilme ve en önemli konu prompteri okumak değil sunmaktır. Televizyon haberi sunucusu ve muhabiri az kelimeyle çok şey anlatma yeteneğine de sahip olmalıdır. Haber sunucuları muhabirlikten gelmeye başladı. Çok ciddi bir oranı yok ama keşke bütün sunucular doğaçlama yapabilseler. Ancak bir yayın anındaki tempoda bunu tam olarak yerine getirmek mümkün değildir. Yüzde seksen doğaçlama yapabilen haber sunucuları ise mesleğin ikonu olmaya adaydır.
Haber spikerinin olmazsa olmaz özelliği sizce ne olmalıdır?
İlk sıraya artikülasyonu koyuyorum. Ağızdan çıkan kelimelerin tane tane açıkça anlaşılması gerekiyor. İkincisi haberi ve haberciliği bilmek… Aslında üçüncüsünü alıp en başa koyuyorum: objektif olmak. Ekrana çıkarken bütün ön yargılarını ve kültürel kodlarını bir elbise gibi çıkarıp stüdyonun kapısındaki askıya asmak gerekiyor. Türkiye’de ve dünyada dikkat edin; buna riayet eden haber sunucuları daima hatırlanır.
Yoğun gündem ve haber bültenleri dönemlerinde sanırım bir spikerin en büyük sınavıdır. Peki, siz bu sınavları nasıl atlatıyorsunuz?
Bilinçaltı, kurgu ve adrenalin devreye giriyor ve beyniniz size “bu adamın/kadının daha işi var” diyor. Ne kadar zor olsa da hissetmiyorsunuz ve dayanıyorsunuz. Su hariç hiçbir şey istemiyorsunuz. Tuvalete gitmek de dahil buna inanır mısınız? İş bitince zihinsel olarak da fiziksel olarak da paydos oluyor ve birdenbire yerinizden kalkamıyorsunuz! Enerjimi nasıl ayakta tutabildim diye şaşırıyorsunuz. Adrenalin olağanüstü bir hormondur, bazı ustalarım vardı her şeyi son dakikaya bırakırlardı ki panik ve telaş gelsin adrenalin yükselsin. Editörlüğümde de çok haber bülteni hazırladım. Muhabir arkadaşlar beni çok severdi. Sabahtan çalışmaya bir başlardım her şey hazır olurdu. Hafta sonları ATV’de ana haber sunmaya başladığım yıllarda aynı zamanda Pazar günlerinin de editörüydüm. Cumartesi günü Ferhat Boratav gelir ve editörümüz o olurdu. Hepimiz onu çok severdik. Olağanüstü bir haberciliği vardı. Haber bültenini hazırlardık çok beğenirdi… Hatta bir gün hiç unutmam hem editörlüğünü yapıp hem de sunuculuğunu yaptığım bültene yarım saat kala her şey hazır diye bütün haber merkezi çalışanları halay çekiyorlardı. O güzel görüntüyü hiç unutmayacağım. O gün halay çekenler arasında bugün medyada öne çıkan isimler de vardı.
Ekranda haber sunmak ve sokakta hayatın içerisine karışmak arasında sizin için bir fark var mı?
Hiç çekinmiyorum! Ben her zaman hayatın içindeyim. İnsanlar toplu taşımada beni gördükleri zaman şöyle bir bakarlar. Sağ olsun kimse de rahatsız etmez hatta bazıları selfie çekmek isterler. Elbette sevinirim. Gazeteciliğin ve televizyonculuğun bir başka ciddi sorunu da hayatın içerisinde olmamamızdır. Biz plaza habercileriyiz! Gittiğimiz restoranlar, sosyal mekanlar bile aynı… Kaçımız kahveye gidip oturup insanlarla konuşuyor? Kaçımız vapurla karşıya geçerken kimin ne okuduğuna, kimin ne konuştuğuna bakıyor? Geliyoruz plazalarımıza kapanıyoruz. Sonra oradan dışarıya bakıyoruz! Bunları kendileri de bundan dertlendikleri için söylüyorum.
Meslektaşınız olma yolunda ilerleyen gençlere tavsiyeleriniz neler olur?
Mümkünse yabancı dil öğrenmelerini ama hepsinden önemlisi Türkçe’yi çok iyi yazma ve konuşma becerilerine sahip olmalarını tavsiye ederim. Bunun için bol bol okumaları, gündemle haşır neşir olmaları ve genel kültürlerini geliştirmeleri gerekiyor. Dünya siyasi tarihi ve Türkiye siyasi tarihi okumalarını öneririm. Çünkü dünyada ve Türkiyle’de siyasi tarihi iyi bilirseniz bir olay meydana geldiğinde onun arka planını rahatlıkla aktarırsınız. Bilgi birikiminiz olursa meydana gelen bir olayı daha kolay yakalar ve izleyiciye verirsiniz. Bunu yaparsanız sevilir ve beğenilirsiniz.
Hobileriniz arasında neler vardır? Boş zamanlarınızda genellikle neler yapıyorsunuz?
Belgesel izlerim, kitap okurum. Çok meraklı biriyimdir. Müzik günlük yaşantımın çok ciddi bir miktarında hep vardır. İşyerinde ilk işim hemen gidip iki küçük bilgisayar hoparlörü almak oldu. Şu anda TV100 haber merkezinde benim yüzümden hafiften klasik Batı müziği işitiliyor. Çocuklukta enstrüman çalmayı öğrendim. Bir süre gitar çaldım ve son zamanlarda ud çalmaya başladım. Udu çok seviyorum ama udum orada duruyor ve o bana bakıyor ben ona bakıyorum. Emeklilikte ud metodu üzerine çalışmaya başlamıştım ancak nota ile çalıp repertuvarımı genişletmek istiyorum. Tamirat-tadilat işlerini de severim. Ahşaptan işleyerek bir şeyler yapmaya bayılırım. Yaşadığım yerde bahçeyle uğraşmayı severim ve son işim bir sera yapmak oldu.